Sabah gözümüzü açtığımız o ilk saliseden gece zihnimizi kapatana kadar, hayatımızı kendi ellerimizle kurduğumuz bir konfor hapishanesinde, ödünç alınmış cümlelerle tüketiyoruz. Kendi inandığımız doğruları söylemek yerine ortama uyan, kimseyi ürkütmeyen, pürüzsüz ve renksiz bir dille konuşmayı marifet sandık. İş yerinde patronun duymak istediği o ideal çalışan profili, evde eşin ya da çevrenin beklediği o kusursuz aile tablosu derken, asıl kendimizin nerede kaldığını unuttuk. İçimizdeki o hırçın, sorgulayan, zaman zaman öfkelenen ama en önemlisi sahici olan insanı öyle derine gömdük ki, artık aynaya baktığımızda karşımızda yabancı bir memurdan başka kimseyi göremiyoruz.
Bu yapaylığın en büyük tahribatı, kalbimizi açmamız gereken en mahrem bağlarda, evlerin duvarları arasında patlıyor. Birbirini anlamaya çalışmaktan vazgeçmiş, sadece "rolünü kusursuz oynayan" iki yabancı gibi aynı çatı altında, buz gibi bir mesafeyle yaşıyoruz. Bir tartışmayı göze alacak gücümüz kalmadığı, bir kopuşu göğüsleyecek cesaretimiz olmadığı için her şeyi idare ediyor, çatışmaları halının altına süpürüp duruyoruz. Oysa ruh, sahteliği tiner gibi çözer; "mış gibi" sürdürülen bir evlilik, "mış gibi" paylaşılan bir yatak insanı dışarıdan değil, tam merkezinden çürütür. Karşımızdakine seni seviyorum derken bile sesimizin tınısındaki o boşluk, aslında bu ömrü ne kadar ucuz harcadığımızın en net kanıtıdır.
Oysa ömür, başkalarının beğenisine sunulan bir vitrin, bir halkla ilişkiler projesi ya da kusursuz bir istatistik tablosu değildir. Günün birinde o yapay sahne karardığında, geriye ne o sahte başarılar ne de kimseyi üzmemek adına feda edilen benlikler kalacak. Artık bu ucuz tiyatroya katlanmak zorunda değiliz; maskeleri yırtıp atmanın, hayatı tüm pürüzleriyle, kavgalarıyla ama en önemlisi kendi gerçekliğimizle kucaklamanın vakti geldi. Çünkü insan, ancak kendi kalbinin sesini haykırabildiği kadar özgürdür.