İnsan bazen çalışmaktan değil, herkese yetişmeye çalışmaktan yorulur. Günün sonunda bedeni dinlenir ama zihni dinlenemez. Çünkü aklında hep aynı düşünce dolaşır: "Acaba birini kırdım mı, birini üzdüm mü, eksik mi kaldım?" İşte insanı tüketen yorgunluk tam da budur.
Hepimiz güzel ahlâklı olmayı, insanları kırmamayı, gönül almayı isteriz. Bu, insan olmanın da inancımızın da bize öğrettiği değerlerden biridir. Ancak güzel ahlâkla herkesi memnun etmeye çalışmak aynı şey değildir. Güzel ahlâk, doğru olanı nezaketle yapmaktır. Herkesi memnun etmeye çalışmak ise çoğu zaman doğrularından vazgeçmeye başlamaktır.
Ne kadar iyi olursanız olun, mutlaka birileri sizi yetersiz bulacaktır. Birine göre çok konuşursunuz, bir başkasına göre sessiz kalırsınız. Birine göre fazla fedakârsınızdır, diğerine göre yeterince ilgili değilsinizdir. Aynı davranışınız bir gönlü kazanırken başka bir gönlü kaybettirebilir. Çünkü insanların ölçüleri farklıdır; beklentileri ise birbirinden daha da farklıdır.
İnsanların beklentileri bitmez. Siz bir isteği yerine getirirsiniz, yenisi doğar. Bir sorunu çözersiniz, bu kez başka bir eksiklik konuşulur. Yapılan onlarca iyilik unutulur, yapılamayan tek şey dilden dile dolaşır. İşte bu yüzden hayatını insanların memnuniyetine göre şekillendiren kişi, hiçbir zaman gerçek anlamda dinlenemez.
Bu yorgunluk sadece bedeni değil, ruhu da tüketir.
Anne, çocuklarını mutlu etmek için kendini ihmal eder. Baba, ailesi için yıllarca mücadele eder ama bir gün eksik kaldığında bütün emekleri unutulur. Evlat, anne babasını üzmemek için kendi hayallerinden vazgeçer. Eşler birbirlerini kırmamak adına susar; fakat biriken suskunluk zamanla sevginin önüne geçer. Herkes bir başkasını memnun etmeye çalışırken, kimse kendi iç huzurunu koruyamaz hâle gelir.
Çünkü insan, başkalarının beklentileriyle yaşamaya başladığında kendi sesini duyamaz olur.
Kur'an-ı Kerim bize önemli bir ölçü verir:
"Allah bir kimseye ancak gücünün yeteceği kadar yük yükler." (Bakara Sûresi, 286)
Ne var ki biz, Allah'ın yüklemediği yükleri kendi omuzlarımıza alıyoruz. Herkesi mutlu etmek, herkesi memnun etmek, herkesi razı etmek... Oysa bunların hiçbiri insana verilmiş bir görev değildir.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), güzel ahlâkı öğretti; insanlara merhameti öğretti; gönül kazanmayı öğretti. Ama hiçbir zaman herkesi memnun etmeyi vaat etmedi. Çünkü hakikatin olduğu yerde bazen itiraz da olur. Doğrunun olduğu yerde bazen eleştiri de olur. İnsanların tamamının hoşnutluğunu kazanmak, hiçbir kula nasip olmamıştır.
Belki de bu yüzden hayatımızı insanların alkışına göre değil, vicdanımızın sesine göre şekillendirmeliyiz. Bir karar verirken "Herkes ne der?" diye değil, "Bu doğru mu?" diye sormalıyız. Çünkü insanların fikri değişir, beklentileri değişir, değerlendirmeleri değişir. Fakat doğru değişmez.
İnsanları memnun etmeye çalışmak güzel niyetle başlar; fakat sınırı çizilmezse insanı tüketir. Sürekli onay bekleyen bir yürek, en küçük eleştiride kırılır. Sürekli başkalarının beklentisini önceleyen bir hayat ise zamanla sahibini unutmaya başlar.
Belki de biraz durup kendimize şu soruyu sormalıyız:
Gerçekten yorulan bedenimiz mi, yoksa herkesi memnun etmeye çalışan ruhumuz mu?
Çünkü insan, herkesi memnun edemediği için değil; bunu başarabileceğine inandığı için yorulur.
Kendimizi bu imkânsız yükten kurtarabildiğimiz gün, hem insanlarla daha sağlıklı ilişkiler kurarız hem de vicdanımızla daha huzurlu bir hayat yaşarız. Zira insanın görevi herkesi memnun etmek değil; kimseye bilerek haksızlık etmeden, doğru bildiği yolda yürümektir.
İnsanların memnuniyeti geçicidir.
Vicdanın huzuru ise kalıcıdır.