Bir zamanlar “özel hayat” dediğimizde neyi kastettiğimizi hepimiz bilirdik. İnsanların herkesle paylaşmadığı, yalnızca kendisine veya en yakınlarına ait olan bir alan vardı. Evde konuşulan evde kalır, eşler arasında yaşanan bir mesele başkasının sohbetine taşınmaz, çocukların yaşadığı her şey ortaya dökülmezdi. İnsanlar birbirlerinin hayatını merak ederdi ama her merakın cevaplanması gerektiğini düşünmezdi. Bugün ise özel hayatın sınırlarını yeniden çizmek zorundayız.

Çünkü artık mahremiyetimizi yalnızca başkaları ihlal etmiyor. Bazen onu kendimiz ortadan kaldırıyoruz. Telefonlarımız elimizde, kameralarımız açık, hayatımızın büyük bir bölümü paylaşılmaya hazır durumda. Nerede olduğumuzu, kimlerle görüştüğümüzü, ne yediğimizi, ne aldığımızı, ne hissettiğimizi anlatıyoruz. Bir mutluluğu yaşamadan önce fotoğrafını çekiyor, bir kırgınlığı içimizde değerlendirmeden önce başkalarının fikrine açıyoruz. Özel olanı görünür hâle getirmek giderek sıradanlaşıyor.

Bunun elbette doğal bir tarafı var. İnsan sevincini paylaşmak isteyebilir. Uzaktaki ailesine hayatından bir görüntü gönderebilir, güzel bir anısını dostlarıyla paylaşabilir. Mesele paylaşmak değil; nerede duracağımızı bilmek. Çünkü her şeyin paylaşılabilir olduğu düşüncesi yerleştiğinde, özel olanın anlamı da yavaş yavaş kayboluyor.
Bugün sosyal medya bize yalnızca iletişim kurma imkânı sunmuyor; aynı zamanda bir vitrin oluşturuyor. İnsanlar hayatlarının güzel taraflarını göstermeye çalışıyor. Mutlu olduklarını, başarılı olduklarını, iyi yaşadıklarını, doğru kararlar verdiklerini kanıtlamak ister gibi davranıyorlar. Oysa bir insanın hayatı, başkalarının gördüğü birkaç fotoğraftan ibaret değil. Güzel görünen bir hayatın içinde büyük sorunlar olabilir; hiç paylaşılmayan bir hayat ise son derece huzurlu olabilir.

Belki de burada asıl sorun, yaşadıklarımızdan çok nasıl göründüğümüzle ilgilenmeye başlamamız. Bir yere gittiğimizde orada bulunmanın keyfini çıkarmak yerine nasıl bir fotoğraf paylaşacağımızı düşünüyoruz. Bir sofrada otururken karşımızdaki insanın yüzüne bakmak yerine telefon ekranına bakabiliyoruz. Bir anıyı yaşamak yerine onu kaydetmeye çalışıyoruz. Sonra da o anın ne kadar güzel olduğunu başkalarının beğenileri üzerinden ölçüyoruz.
Mahremiyetin kaybolması yalnızca sosyal medya meselesi de değil. İnsanların birbirlerinin hayatına duyduğu merak da sınırları zorluyor. Kim evlendi, kim ayrıldı, kimin çocuğu oldu, kim işinden ayrıldı, kim nerede yaşıyor, kim ne kadar kazanıyor... Başkasının hayatı hakkında bilgi sahibi olmak, çoğu zaman gereğinden fazla önemseniyor. Bir insanın özel hayatını bilmemek sanki eksiklikmiş gibi davranılıyor. Oysa bir başkasının hayatını merak etmek, o hayatın bize ait olduğu anlamına gelmez.

Üstelik artık yalnızca kendi mahremiyetimizi değil, başkalarının mahremiyetini de etkiliyoruz. Bir arkadaşımızın bize anlattığı özel bir konuşmayı başka birine aktarmak, aile içinde yaşanan bir problemi çevreye anlatmak, bir başkasının fotoğrafını izni olmadan paylaşmak… Bunların hepsi mahremiyetin sınırlarını ihlal ediyor. Bazen “Ne olacak canım?” diye geçiştirilen küçük bir paylaşım, karşı taraf için çok büyük bir kırgınlığa dönüşebiliyor.
Çocukların mahremiyeti ise ayrıca düşünülmesi gereken bir konu. Anne babalar çoğu zaman çocuklarının fotoğraflarını sevgiyle paylaşır. İlk adımı, ilk okul günü, aldığı bir başarı, komik bir sözü… Bunların hepsi aile için kıymetli anılardır. Ancak çocuk büyüdüğünde, kendisi hakkında yıllar önce paylaşılmış görüntüleri ve bilgileri nasıl değerlendireceğini bilmiyoruz. Çocukların kendi hikâyelerini ileride kendilerinin anlatabilmesi için bugün onlara biraz alan bırakmak gerekiyor.

Mahremiyet insanlardan uzaklaşmak değildir. Hayatımızı kimseyle paylaşmamak da değildir. Mahremiyet, neyin bize ait olduğunu bilmek ve o alana kimin gireceğine kendimizin karar verebilmesidir. Her soruya cevap vermemek, her yaşananı anlatmamak, her fotoğrafı yayınlamamak bir eksiklik değil; sağlıklı bir sınırdır.
Bazen paylaşmamak da gerekir. Çünkü bazı mutlulukların seyirciye, bazı acıların yoruma, bazı konuşmaların üçüncü bir kişiye ihtiyacı yoktur. İnsan, kendisine ait küçük bir alanı koruyabildiğinde aslında kendisini de korur. Her şeyin görünür olduğu bir dünyada görünmeyen, yalnızca bize ait kalan birkaç şeyin değeri belki de hiç olmadığı kadar büyüktür.

Bugün telefonlarımızda yalnızca fotoğraflarımızı taşımıyoruz. Konuşmalarımızı, mesajlarımızı, anılarımızı, ilişkilerimizi ve hayatımızın en özel parçalarını taşıyoruz. Bu nedenle mahremiyet artık yalnızca evin kapısını kapatmakla korunabilecek bir şey değil. Bir ekranın diğer tarafında da sınırlarımız var. Ne paylaşacağımızı, kiminle paylaşacağımızı ve neyi kendimize saklayacağımızı bilmek zorundayız.
Belki de artık “Özel hayatımı kim ihlal ediyor?” sorusundan önce başka bir soru sormanın zamanı geldi: “Ben özel hayatımın ne kadarını kendim başkalarının önüne koyuyorum?”
Çünkü mahremiyet başkalarından saklanmak değildir. İnsanın kendisi