Son günlerde yaşanan olaylar, toplumun hafızasında derin bir sarsıntı oluşturdu. İlk bakışta bu tür gelişmeler ani ve beklenmedik gibi görünse de, aslında dikkatle bakıldığında uzun süredir biriken ve görmezden gelinen bir sürecin sonucudur. En çarpıcı gerçek ise şudur: Bu tür durumlar çoğu zaman “bir anda” değil, göz göre göre oluşur.
Çocuk ve ergen davranışlarında yaşanan kırılmalar, genellikle tek bir nedene bağlı değildir. Dışarıdan bakıldığında ani bir değişim gibi görünen birçok davranışın arkasında, uzun süre ifade edilememiş duygular, bastırılmış tepkiler ve karşılık bulmamış ihtiyaçlar vardır. Çocuk, kendini ifade edemediğinde önce susar, sonra içine çekilir, en sonunda ise farklı ve çoğu zaman yanlış anlaşılabilecek tepkiler geliştirebilir.
Bugünün çocukları, yalnızca aile ve okul çevresinde değil, aynı zamanda yoğun bir dijital ve sosyal etkileşim alanında büyümektedir. Sürekli değişen içerikler, hızlı akış ve güçlü görsel uyaranlar, çocukların algı dünyasını doğrudan etkilemektedir. Ancak burada asıl belirleyici olan içeriklerin varlığı değil, çocuğun bu içeriklerle nasıl bir ilişki kurduğudur.
Bu noktada ebeveynlerin rolü belirleyici hale gelmektedir. Çünkü çocuk, dünyayı önce evde öğrenir. Ev içinde kurulan iletişim dili, çocuğun kendisiyle kurduğu ilişkiyi de şekillendirir. Sürekli yönlendirilen ama yeterince dinlenmeyen bir çocuk, zamanla içe kapanır. Dinlenmediğini hisseden bir çocuk ise duygularını paylaşmaktan vazgeçer.
Bugün birçok ailede iletişim, yüzeysel bir düzeye sıkışmış durumdadır. Günlük soruların ötesine geçilemediğinde, çocuğun iç dünyası görünmez hale gelir. Oysa sessizlik çoğu zaman sorunsuzluk değil, anlaşılmadığını düşünen bir zihnin tepkisidir.
Özellikle davranışlarında değişim gösteren, içine kapanan ya da giderek daha az konuşan çocuklar çoğu zaman “uyumlu” olarak değerlendirilir. Ancak bu değerlendirme yanıltıcıdır. Çünkü her sessizlik huzur anlamına gelmez; bazı sessizlikler, iç dünyada büyüyen yoğun bir yükün göstergesidir.
Okul ortamı da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Akademik başarı kadar, duygusal gelişimin de dikkate alınmadığı bir sistemde, birçok işaret zamanında fark edilemez. Aile, öğretmen ve rehberlik mekanizmaları arasında güçlü bir iletişim kurulamadığında, çocukların yaşadığı sorunlar daha geç görünür hale gelir.
Toplumsal düzeyde ise daha geniş bir etki alanı söz konusudur. Günlük dil, ilişkilerdeki yaklaşım biçimi ve normalleştirilen davranışlar, çocukların zihinsel ve duygusal gelişimini doğrudan etkiler. Çocuklar söylenenden çok, gördüklerini öğrenir.
Bu nedenle yaşanan olaylar yalnızca bireysel bir sorun olarak ele alınamaz. Bu, aynı zamanda bir fark edememe, zamanında müdahale edememe ve görmezden gelme meselesidir.
Hiçbir davranış bir anda ortaya çıkmaz. Her şey bir sürecin devamıdır. Görülmeyenler birikir, konuşulmayanlar büyür, ertelenenler derinleşir.
Ve en sonunda tablo görünür hale gelir.
Asıl mesele artık daha nettir:
Bu olanlar gerçekten göz göre göre miydi?