“Benim bedenim, benim kararım.”
Bu cümleye itiraz etmek kolay değil. Çünkü insanın kendi bedeni ve kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması, kişisel özgürlüğün temelidir.
Fakat her doğru cümlenin yanlış bir yere taşınma ihtimali de vardır.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Bedenin bize ait olması, kamusal alanın da bize ait olduğu anlamına gelir mi?
Hayır.
Kendi hayatımızı istediğimiz gibi yaşayabileceğimiz alanlar vardır. Evimiz, odamız, özel hayatımız… Buralarda sınırlarımızı büyük ölçüde kendimiz belirleriz.
Ama kapıdan dışarı çıktığımızda başka bir gerçekle karşılaşırız:
Artık yalnız değiliz.
Sokakta, toplu taşımada, iş yerinde, okulda, parkta, meydanda başka insanlarla aynı alanı paylaşıyoruz.
İşte özgürlüğün sınırı tam burada görünür hâle geliyor.
Bu sınır başkasının bizim hayatımızı yönetmesi değildir.
Kimsenin bir başkasına nasıl yaşaması, nasıl giyinmesi veya nasıl görünmesi gerektiğini dayatması da değildir.
Mesele çok daha temel:
Ortak bir alanda yaşarken yalnızca kendimizi mi düşünüyoruz?
Çünkü kamusal alan, kişisel tercihlerin sınırsızca sergileneceği özel bir alan değildir.
Orada çocuk da vardır, yaşlı da vardır, farklı düşüncelere ve farklı hassasiyetlere sahip insanlar da…
Birlikte yaşamak biraz da bu farklılıkları hesaba katabilmektir.
Özgürlük elbette korunmalıdır.
Ama özgürlüğün yanına ölçüyü koymadığımızda, özgürlük ile ölçüsüzlük arasındaki çizgi ortadan kalkar.
Sonra her davranışın arkasına aynı cümleyi koymaya başlarız:
“Ben özgürüm.”
Peki özgürlük her şeyi açıklamaya yeter mi?
Bir davranışı yapabiliyor olmak, onu her yerde yapmanın doğru olduğu anlamına gelir mi?
Bence gelmez.
Çünkü insanın hayatında “yapabilirim” ile “yapmalıyım” arasında büyük bir fark vardır.
İşte o farkın adı çoğu zaman ölçüdür.
Üstelik ölçüden söz etmek, insanları baskı altına almak anlamına gelmez.
Kimsenin bedenine müdahale etmek değildir.
Kimsenin özel hayatını sorgulamak değildir.
Tam tersine, hem kendi sınırımızı hem başkasının sınırını kabul etmektir.
Bedenimiz bize aittir.
Özel hayatımız bize aittir.
Tercihlerimiz bize aittir.
Ama ortak alan hepimize aittir.
Bu nedenle özgürlüğü savunurken başkasının varlığını yok sayamayız.
Çünkü özgürlük yalnızca bireyin “Ben ne istiyorum?” sorusuyla ilgili değildir.
Birlikte yaşamanın da bir sorusu vardır:
“Benim tercihim, ortak alanın sınırlarını nereye kadar etkiliyor?”
Bu soruyu sorabildiğimiz yerde özgürlük olgunlaşır.
Soramadığımız yerde ise ölçüsüzlük, özgürlüğün kılığına girebilir.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla yasak değil.
Daha fazla yargı da değil.
Daha fazla bilinç.
Nerede olduğumuzu bilmek.
Kiminle aynı alanı paylaştığımızı fark etmek.
Kendi özgürlüğümüz kadar başkasının huzurunu da önemsemek.
Çünkü özgürlük, sınırların tamamen ortadan kalkması değildir.
Özgürlük, sınırın var olduğunu bilerek yaşayabilmektir.
Beden bizim olabilir.
Hayat bizim olabilir.
Karar bizim olabilir.
Ama kamusal alan bizim özel alanımız değildir.
Özgürlüğün gerçek sınırı da tam burada başlar:
Kendimiz olabildiğimiz yerde değil, birlikte yaşarken başkasını da hesaba katabildiğimiz yerde.