İnsan, yeryüzüne yalnızca aklıyla değil, kalbiyle de gönderildi. Düşünsün diye akıl verildi, hissedebilsin diye vicdan... Seçebilsin diye irade, sevebilsin diye gönül... Fakat bütün bu nimetlerin arasında öyle bir haslet var ki, o eksildiğinde bilgi de eksik kalıyor, güç de anlamını yitiriyor, servet de insanı büyütmeye yetmiyor. O hasletin adı merhamettir. Belki de bu yüzden insan, bilgisi kadar değil; merhameti kadar insandır.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar birbirini tanımadan yargılıyor. Dinlemeden hüküm veriyor. Anlamadan suçluyor. Oysa insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, kendisini anlayacak bir kalptir. Çünkü merhamet, sadece acıyana ait bir duygu değildir. Merhamet, bir insanın başka bir insanın yükünü kendi yüreğinde hissedebilmesidir.
Hayatın telaşı içinde çoğu zaman güçlü olmayı öğreniyoruz; ama yumuşak kalmayı unutuyoruz. Kazanmayı öğreniyoruz; paylaşmayı ihmal ediyoruz. Konuşmayı öğreniyoruz; dinlemeyi erteliyoruz. İşte tam da bu yüzden ilişkilerimiz yoruluyor. Kalpler birbirinden uzaklaşıyor. Aynı evin içinde yaşayan insanlar bile bazen birbirlerinin sessizliğini okuyamaz hâle geliyor.
Bir aile ve evlilik danışmanı olarak yıllardır farklı hayatlara tanıklık ediyorum. Dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen nice ailelerin içinde sessiz kırgınlıklar gördüm. Büyük kavgalar olmadan da insanların birbirinden uzaklaşabildiğine şahit oldum. Çünkü bir ilişkiyi yıpratan her zaman öfke değildir. Bazen görülmemek, bazen duyulmamak, bazen de anlaşılmadığını hissetmek, en ağır yük hâline gelir. İnsan, en çok sevdiği kişilerin yanında merhamet görmek ister. Bir çocuk, anne babasının gözlerinde güven arar. Bir eş, haklı çıkmaktan önce anlaşılmayı bekler. Yaşlanan anne ve baba ise uzun cümleler değil, birkaç dakikalık ilgi ister. Çünkü sevgi insanı mutlu eder; merhamet ise insana kendisini değerli hissettirir.
Merhamet, büyük sözlerin değil, küçük davranışların içinde saklıdır. Yorgun bir omza sessizce dokunabilmektir. Kırıcı bir cümleyi söylememeyi tercih edebilmektir. Bir özrü geciktirmemektir. Bir teşekkürü esirgememektir. Bazen sadece dinlemektir. Bazen de hiçbir şey söylemeden "Yanındayım." diyebilmektir. Ne yazık ki çağımızın en büyük yorgunluklarından biri, kalplerin giderek sertleşmesidir. Haberlerde acılar görüyoruz, birkaç saniye üzülüyor ve sonra hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Komşumuzun derdini bilmiyoruz. Akrabamızın yalnızlığını fark etmiyoruz. Aynı evde yaşadığımız insanların gözlerindeki yorgunluğu bile çoğu zaman kaçırıyoruz. Oysa merhamet, fark edebilmektir.
İnsanların söylediklerinden çok söyleyemediklerini duyabilmektir. Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah, Peygamber Efendimiz'i bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiğini bildirir.
Bu, merhametin sadece bireysel bir duygu değil; hayatı kuşatan ilahî bir ahlâk olduğunu gösterir. Rabbimiz, eşler arasındaki bağı anlatırken de sevgiyle birlikte merhameti zikreder. Çünkü sevgi insanları bir araya getirebilir; fakat onları yıllarca bir arada tutan çoğu zaman merhamettir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurur: "Merhamet etmeyene merhamet edilmez." Bu hadis, sadece başkalarına nasıl davranacağımızı değil, nasıl bir insan olmamız gerektiğini de öğretir. Merhamet, zayıflık değildir.
Tam aksine, öfkelendiğinde kendini tutabilmektir. Haklı olduğu hâlde incitmemeyi seçebilmektir. Kırılanı onarmaya çalışmaktır. Affedebilmektir. İnsanın kendi nefsine karşı bile adil olabilmesidir. Bugün çocuklarımız bizden en çok neyi miras alacak? Evlerimizi mi? Arabalarımızı mı? Birikimlerimizi mi? Belki bunların hiçbiri...
Ama onlara gösterdiğimiz merhamet, ömürleri boyunca karakterlerinin bir parçası olacak. Anne babasının birbirine saygıyla konuştuğunu gören bir çocuk, yarın kendi yuvasına da aynı dili taşıyacak. Kalbi kırılmadan büyüyen bir çocuk, başkalarının kalbini de incitmemeyi öğrenecek. Merhamet, sadece aileyi değil, toplumu da ayakta tutar. Merhametin olduğu yerde adalet güçlenir.
Güven çoğalır. Komşuluk yeniden anlam kazanır. Yaşlılar yalnız kalmaz. Çocuklar korkuyla değil, umutla büyür. İnsanlar birbirini rakip değil, emanet olarak görmeye başlar. Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Kalbimiz, son zamanlarda kimi dinlendirdi? Kimin yükünü hafifletti? Kimin gözyaşını sildi? Kimi affetti? Çünkü hayatın sonunda bize "Ne kadar kazandın?" sorusundan önce, "Kaç kalbe dokundun?" sorusunun daha ağır geleceğine inanıyorum. İnsan, sahip olduklarıyla değil; geride bıraktığı iyiliklerle hatırlanır. Bir tebessüm...
Bir güzel söz... Bir gönül almak... Bir yetimin başını okşamak... Bir yaşlının elini tutmak... Bir çocuğun gözyaşını silmek... Belki de bunlar, dünyayı değiştirmeyecek kadar küçük; ama bir insanın dünyasını değiştirecek kadar büyük işlerdir. Öyleyse kalbimizi sertleştiren öfkeye, aceleye ve bencilliğe karşı merhameti diri tutalım. Çünkü merhamet yalnızca başkasını iyileştirmez. Önce sahibini güzelleştirir. Ve unutmayalım...
İnsan; makamı kadar büyük değildir. Serveti kadar zengin değildir. Bilgisi kadar değerli değildir. İnsan, merhameti kadar insandır.