Bir evlilik bitiyor. Henüz taraflar ne yaşadığını tam anlayamadan çevre hemen teşhis koyuyor:
“Zaten bu devirde evlilik yürümüyor.”
 

Bu cümle artık bir tespit değil, bir alışkanlık. Kimseyi rahatsız etmiyor, kimseyi sorgulatmıyor. Zamanı, düzeni, hayatın hızını suçluyor; insanı ve ilişkiyi temize çıkarıyor. Oysa rakamlar bu kadar rahat konuşmuyor.
 

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2024 verilerine göre aynı yıl içinde 568 binin üzerinde çift evlenirken, 187 binden fazla çift boşandı. Kaba evlenme hızı binde 6,65, kaba boşanma hızı ise binde 2,19 seviyesine ulaştı. Bu tablo bize şunu söylüyor: İnsanlar evlilikten vazgeçmiş değil. Hâlâ evleniyorlar, hâlâ bir hayatı birlikte kurmayı deniyorlar. Asıl değişen şey, evlilikte kalma süresi.
Daha çarpıcı olan ise boşanmaların gerçekleştiği dönem. Boşanmaların yaklaşık %34’ü ilk 5 yıl içinde, %21’i 6–10 yıl arasında yaşanıyor. Yani boşanmaların yarısından fazlası evliliğin ilk on yılı dolmadan gerçekleşiyor. Bu veri, evliliklerin zamanla yıprandığı iddiasını sorgulamayı zorunlu kılıyor. Çünkü evlilikler uzun yıllar içinde tükenmiyor; ilk ciddi zorlanmada bırakılıyor.
Sorunlar mı arttı? Hayır.
İnsanlar mı değişti? Kısmen.
Ama en çok değişen şey, tahammül eşiği.
 

Eskiden evlilik, hayatın yükünü birlikte taşımak demekti. Bugün ise evlilikten, hayatın yükünü hissettirmemesi bekleniyor. Hayat zorlaştıkça evlilikten dayanıklılık değil, konfor talep ediliyor. Anlaşmazlık çıktığında “bunu nasıl çözeriz?” sorusu yerine “buna katlanmak zorunda mıyım?” sorusu daha hızlı soruluyor.
Danışmanlık odalarında sıkça karşılaşılan tablo da bunu doğruluyor. Büyük krizler yok. Şiddet yok. İhanet yok. Ama konuşulmayan çok şey var. Ertelenen yüzleşmeler, bastırılan kırgınlıklar ve “şimdi sırası değil” denilerek geçiştirilen sorunlar…

Boşanma çoğu zaman ani bir karar değil; uzun süre ihmal edilmiş bir ilişkinin doğal sonucu.
Bu tabloyu yalnızca genç kuşaklara bağlamak da eksik bir okuma olur. Son yıllarda orta yaş ve üzeri boşanmalardaki artış, tahammül eşiğindeki düşüşün toplumun geneline yayıldığını gösteriyor. İnsanlar artık “idare ederek yaşlanmak” istemiyor. Bu anlaşılır bir ihtiyaç. Ancak emek vermek ile katlanmak arasındaki fark silikleştiğinde, her zorlanma vazgeçme gerekçesine dönüşüyor.
Tahammül kelimesi bugün neredeyse yanlış anlaşılıyor.

 Tahammül; susmak değildir. Görmezden gelmek değildir. Kendini yok saymak hiç değildir. Tahammül; zorlandığında ilişkiyi onarmayı denemektir. Konuşmayı sürdürmek, çözüm aramak ve gerektiğinde yardım istemektir. Ancak veriler gösteriyor ki evlilik danışmanlığına başvurular çoğu zaman iş işten geçtikten sonra gündeme geliyor.

Yardım istemek hâlâ son çare olarak görülüyor.
Bu yüzden “zaten bu devirde evlilik yürümüyor” cümlesi gerçeği yansıtmıyor. Asıl gerçek şu:
Evlilik yürümüyor değil; yürütülmesi eskisi kadar göze alınmıyor.
İnsanlar daha çok boşanmıyor.
Ama daha erken vazgeçiyor.
Daha az konuşuyor.
Daha çabuk yoruluyor.
Ve belki de artık şu soruyu dürüstçe sormak gerekiyor:
Evlilikler gerçekten sorunlar yüzünden mi bitiyor,
yoksa tahammül eşiğimiz düştüğü için mi?
Çünkü rakamlar net.
Yürümeyen evlilik değil.
Yürümekten vazgeçen biziz.